10 Mart 2012 Cumartesi

Beyrut...



 
Kış ortası İstanbul’dan bir buçuk saaatlik uçuşla vardığımız Beyrut sıcak havası, samimi insanları ile sizleri karşılıyor olacak.

Lübnan’ın başkenti Beyrut  marinaları, sıcak havası ile hemen sarmalıyor sizi. Kendinizi tutamıyor bir yerlere gitmek istiyorsunuz. Buranın en ilginç yanı, taksilerden kimsenin inmemesi, taksicilerin de yürüyen insana alışık olmaması. Biz türkler heryere tabanvayla gittiğimiz için çok yadırgandı mesela. Burada düşük gelir düzeyine sahip insanlar otobüse biner ya da yürürmüş. Napalım, biz de şehrin en güzel yanları yürürken görülür diyerek günde 5 km ortalamayla yürüdük.

İlk gün festival nedeniyle sinemadan çıkıp da yemeğe gittik dönüşte bir taksici götürdü bizi. Türklerle aynı avluya bakarak yaşamışllar.. pek de güzel türkçe öğrenmiş. İbrahim tatlıses severim dedi. Eski parçalarını çaldı. İşin ilginç yanı bizimle türkçe konuştuğu yetmiyormuşcasına “ibrahim tatlıses vuruldu ya kalbim cız etti” dedi. Adam öyle bir seviyordu işte İbrahim Tatlıses’i. Eski başbakan Hariri’nin öldürülmesinin ardından bırakılan anıtlara falan da baktık da, ülkede stadyumlara, havalimanına adını veren bu dev adam resmen Tatlıses’e benziyor.

Kaldığımız yer deniz kenarında kalan Hotel Monroe’ydu. Monroe hem downtowna hem Güvercin kayalıklarına, hem Hamra’ya pek bir yakın. Hele gece hayatının aktığı Gemmayze’ye o kadar yakındı ki resmen bi içki de burada içelim diyerek paso bir yere gidildi. En iyisi şüphesiz minicik olan Crew Bar’daki performans ve üzerine brezilyalıların samba ile mekanı fethetmesiydi. Halbuki blues gecesiydi ve pek de güzel kaynaşıyorduk. Bir de başımızdan bir Angry Monkey macerası geçti ama dj berbat olduğu için buradan bahsetmek yersiz.

Gemmayze’de kimsenin uykusu gelmiyor. Gece yemekler 9’dan sonra yeniyor, mekanlar 11’e doğru doluyor. Kimse kimseyi yargılamıyor. Kimin geldiğine bakılmıyor. Motto sadece eğlence. Diğer kişiler ve orktam kesinlikle teferruhat. Eminim ki benim gibi içi geçen insanların bile gençliğini bulacağı yer orası. Yani deli divane bombastiko über bir gece hayatı yok ama gayet samimi ve sizi de kendine çeken bir ortamları var ve siz eğlenebiliyorsunuz.

Aç kalacağız diye bir korkunuz olmasın çünkü Humus başlı başına bir öğün gibi. Kafta kesinlikle yenilmesi gereken bir ürün. Ama Abdul Wahab’a ya da saat kulesinin oradaki herhangi bir yerde karışık kebab tabağı isteyip çığrından çıkarcasına da yemek yemek mümkün. Gemmayze’deki Le Chef ile sahildeki Cünye de beğenilenler arasında.

Gezip görülecek mekanlar arasında Lady of Lebanon heykeli (yani büyük meryem ana heykeli), fenikelilerden kalıntıların olduğu Byblos, Güvercin Kayalıkları ve Jeita Grotto sayılabilir. Eğer yakınlarındaysanız Hamranın altında kalan Amerikan Üniversitesi’nin de arkeoloji müzesi gezilmeye değer. Aslına bakarsanız Üniversitenin her bir köşesi gezmeye değer. Orada Beyrut’un geleceğinin ne kadar parlak olduğunu, Amerikan ve Türk dizilerinin üzerlerinde nasıl bir etkisi olduğunu görebiliyorsunuz.

Hediyelik eşya peşindeyseniz üzgünüm ama yöresel birşey bulmak hatta magnet bulmak bile muazzam bir efor gerektiriyor. Bu tür ihtiyaçlarınızı havalimanına saklayın. Bir karton sigarananın 16 dolar olduğu yer burası. Magnet de gırla tabi.

Sigara demişken barlarda ve kapalı alanlarda hala sigara içilebiliyor. Biraz garipsiyorsunuz ama sonra içiçiyseniz hemen kendinizi “burada da sigara içmek ne büyük lüks” diye kaptırıveriyorsunuz. Paket paket bitirmeniz olası.

Alkole gelince Arak ve Almaza öne çıkıyor. Arap birası olarak lanse edilen Almaza miller gibi ama daha güzel bir içime sahip. Arak ise koyu kıvamlı daha fazla anasonlu bir rakı türü. Rakıcılar beğenmiyormuş Mehmet abimizin kulakları çınlasın, ama güzelmiş. Adamına göre değişir.

Buranın para birimi Lübnan Livresi. Lübnan poundu diye de geçiyor. 20 dolar 30 bin lübnan livresine tekabül ediyor. Her yerde dolar ile alışveriş yapmanız mümkün ama aklınız karışırsa diye Hamra’da tek tük dövizci var.

Alışverişlerde fiyatlar çok da ucuz değil kendinizi kaptırmayın ama house cafede bir öğününüzün parasıyla burada en pahalı turistik yerden muazzam bir yemekle ayrılıyorsunuz.

Yemek aklıma gelmişken bir de Hamra caddesindeki tarihi al Hamra cafesini önermeden olmaz. Ben efsanevi bir browni yedim size de öneririm.

Yaşam standardı çok gelişmiş durumda. Sahil kesimleri paradan ölüyor resmen. Hummerlar porscheler bmwlar zıııın diye gidiyor yanınızdan. Gençlerde büyüklerde küçük araba neredeyse yok.

O kadar güzel akıyor ki yazı kendi kendine, içimden yine gelinir buraya, burada yaşanır diyorum. Çünkü samimi, bize uzak değil, insanlar da öyle. Bir kere denemeniz yyetecektir Beyrut’a kendinizi kaptırmanıza...






18 Aralık 2011 Pazar

Bir zamanlar ben!

Pantera-Cemetery Gates koydum youtube'a da aklıma geldi. Bir zamanlar ne gürültü severmişim. Haşa, rock müziğe gürültü demem, yüksek sesle sağır edercesine dinlerdim şarkıları o bakımdan...
 
Bir ara "intihar eden adama en yakışan şarkılar" listem vardı benim. Şaka değil, onları dinlemeyi ve sanki bir yerden atlayıp hayata son vermeyi planladığımı hayal ettiğim günlerimde çok dönerdi o şarkılar. Hayır, asla intihara meyilli bir insan olmadım, asla da verilen bu hayatı cört diye geri iade etmeyi aklıma bile getirmedim. ama hayali bile şarkıların atmosferiyle o kadar uyuyordu ki. Sahi ben atmosferi hissetmeden bir şarkıya bağlanamıyorum. Bir otobüs yolculuğunda camdan bakmak kadar klişe olsa da beni bir havaya sokmalı, bi ana götürmeli ya da yeni bir anın hayaliyle gelmeli o şarkılar. Bu yüzden belki radyo tv eğitimi almışken ah o filmlerin hakkını vermeliydim de müzik direktörü neyim olaydım dediğim anım çoktur.

İntihara meyilli şarkılarımın başında Pantera'dan Cemetery Gates gelirdi. Zamanla anlık depresyona sokan ve ilham veren bu şarkılarım çeşitlendi. Ama artık o kadar azlar ki...

Hoş belki de ben daha mülayim, pop müzikte çakkıdı cakkıdı oynayabilen yeri geldi mi göbek atabilen biri haline geldiğim içindir, o da ayrı dava.

Ben gençken (o kadar yaşlı değilim ama bi 27 oluyoruz Ocak'ta) renkli giyinir, ekose ile puantiyeyi karıştırır, saçlarımızı yağlanana kadar yıkamaz, pis gezer, sokakta oturur içerdik. Birdir bir oynayıp yere düşünce gülecek kadar enerjiktim. Ders üstüne, dans dersine girer çıkınca eve koşturarak gidecek kadar iyi de bünyeye sahiptim. Na bu sağ ayağımı aldığımda solunun etrafında spagetti gibin dolardım. Ay ne günlerdi o günler.

Şimdi daha hantal hissediyorum kendimi. Hayatın getirdiklerine karşı daha korumacı davranıyorum ya da yeni kararlar almakta zorlanıyorum. İnsanların yeni bir şeyin heyecanına girdiklerini gördüğümde içimden "ah ben de böyleydim" diyorum ama stabil hayatımı sevdiğimden "yok yok sen bildiğin gibi yap" telkininde bulunuyorum.

1985 jenerasyonuna has bir durum mu bilmem ama etrafımda sapıtmaya meyilli ne kadar adam varsa, durulmak isteyen bir o kadar adam var. Yani ben durulmak istemiyorum aslında, nehir yavaş akıyor. Zaman hızlandıkça inadına durmak ister oldum sanki. Rock yerine chill out, gece hayatı yerine evde dvd/dizi, atraksiyon yerine sarılmayı uygun bulur oldum.

Hayatım hareketlensin dediğim anda da "ne gereği var" en büyük yardımcım oldu. Yapmak istediklerimi hep ertelediğimi farkettim. Ertelememi hep bahanelerle süslediğimi de. İşte belki de tam bu yüzden intihar şarkıları listemi artık dinleyemez oldum.

Çünkü işler ciddileşiyordu, hayat ciddileşiyordu ve bu tip düşünceler yüzünden özenle listelediğim şarkıları dinledikçe depresyona girer oldum. İki el açık ya allah atlıyorum köprüden tadında. Tam tadında yani. Ölmezsen sakat kalırsın durumunda. Sonra silkeledim kendimi, birinin bunu yapması gerekiyordu ama kimse yapamayacağı için kendim yaptım. En büyük hatamız sizi durduranın hep başkası olması istememiz değil mi zaten. Biri beni durdursun, birader seni kimler durdursun? Senin kendine faydan yokken birinin sana nasıl faydası olsun ki...

Dediğim gibi ölmeyi falan düşündüğüm yok. ama hepimizin buhran anları oluyor değil mi? Yok artık dediğiniz ya da pes pişmiş tavuk gibiyim diye serzenişte bulunduğunuz anlar. Ama bi sakin olsak durum apaçık ortada. Başımızı derde sokan da biziz, hayatı durduran da, heyecanı tavana vurduran da...

Ünlü üstad Sertar Ortaç'ın da dediği gibi "kafam da deli sorular" yani, o derece. Ama önce sen kendini bileceksin "ne istiyorum" yanıtını kendine dürüstçe verdiğinde hayat bir düzene giriyor ki. tabi dış faktörlerin etkisinden bahsetmiyorum. Ruh halin, ilişkin, işin ona göre ilerliyor. YAni biraz kendine güvenmen gerekiyor. İç sesine de öyle. Misal benimki geçenlerde Kara Üzüm Habbesi söylüyordu ama ona küsmedim. Onu dinledim, el verdim halaya tutuştuk. Yani neşeye izin verdim. Neşenin bünyeye girmesine ve orada kalmasına.

Hayat kimse için kolay geçmiyor. Hep soru, sorun. Siz siz olun benim intihar müzikleri listemi asla merak etmeyin. 35-40 şarkılık bu liste gerçekten adamı ipe götürür. Gençlik başka birşey işte. O zaman hop tirililaylaaay lay lay lilaylom havasında olunca bu şarkılar sana çayda çıra gibi geliyor ama artık öyle değil. Belki de bu yüzden istediğim gibi yaldır yaldır müzikler yapmaya insanların mecali yok. Onların nerden olsun, benim mecalim yok... Sizin varsa el edin de hep birlikte halaya tutuşalım!



21 Kasım 2011 Pazartesi

Bence Nigar!

Tippi Hedren (Birds)

Nigar Akan Aktay

31 Ekim 2011 Pazartesi

Gazete sanatı























3. ULUSLAR ARASI GAZETE ÜZERİNE RESİMLER SERGİSİ
GALERİ IŞIK İSTANBUL’DA

125 yıldır kesintisiz eğitim veren Feyziye Mektepleri Vakfı’nın son halkası olan Işık Üniversitesi, bilim ve sanatın hayatımızın ayrılmaz bir parçası olduğunu bizlere bir kez daha gösteriyor.

Işık Üniversitesi, ‘3. Uluslararası Gazete Üzerine Resimler Sergisi’ne Maslak Kampusu’nda ev sahipliği yapıyor…

Eski gazeteler öncelikle arşivin tozlu raflarında yerini alır. Ayrıca günlük hayatta gazetelerden külah yapılır, manavlarda kese kağıdı olarak kullanılır, üzerinde yemek yenilir,  camlar silinir ya da geri dönüşüm kutusuna atılır… Atık gazeteler günlük yaşamda her alanda değerlendirilebilir.

Dilini bilmedikleri eski gazeteleri birer sanat eserine dönüştürdüler
Sanatçılarımız eski gazetelere ruh vererek onlardan birer sanat eseri oluşturdular.
Belçikalı sanatçı ve öğretim üyesi Martin R. Baeyens, 2008 yılında Türkiye'den 31 sanatçı ile birlikte bu ilginç projeyi başlattı. Projeye bu yıl 5 farklı ülkenin 6 farklı üniversitesinden 30 başarılı öğrenci destek verdi. Katılımcılar bulundukları ülkenin bir günlük gazetesini seçti ve onun 12 Şubat 2011 sayısını bir birlerine göndererek çalışmayı başlattı. Bilinmeyen dil ve alfabelerin yer aldığı, anlamı olmayan yüz ve mekan fotoğraflarının olduğu sayfaların üstünde sanatsal bir şeyler yapabilmek her kültür için ilginç bir deneyimdir. Öğrenciler bu gazetelerin ilk sayfasına ‘Gazette’ adını da koruyarak artistik müdahalelerde bulundular; birer sanat eseri oluşturdular.

Daily News’te keşfederek ve eğlenerek ürettiler
Bu projenin en önemli özelliği ise; günlük gazeteleri bir sanat eseri haline getirirken projenin birbiriyle ilişkili, ancak bağımsız bir ufkunun olmasıdır. Malzemenin yapısı defalarca yap-boza pek olanak vermese de bunun yanında deneyselliğe, yeniliğe fırsat veriyor. ‘Daily News Project 3’ sergisinde gazete üzerindeki çalışmalarda, eğlenerek üretmenin, farklıyı keşfetmenin sonuçlarını görmek de mümkün.
KATILAN ÜNİVERSİTELER
Işık Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Sanatlar ve Grafik Tasarım Bölümü,
Anadolu Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü,        Kıbrıs Doğu Akdeniz Üniversitesi, İletişim Fakültesi Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı Bölümü,
Belçika Gent Üniversitesi, Kraliyet Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü,
İran Vije Parzadan Kültür ve Sanat Enstitüsü, Görsel İletişim Okulu, 
Çin Shanxi Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü öğrencilerinin eserlerinin yer aldığı sergi;

25 Kasım tarihine kadar Galeri Işık İstanbul’da ziyaret edilebilecek.

Siz değerli basın mensubu arkadaşlarımızı da aramızda görmeyi diliyoruz.



Yer
:
Galeri Işık İstanbul:
Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Maslak Kampüsü/ Büyükdere Cad. Maslak
Tarih
:
2 Kasım 2011 Çarşamba
Saat
:
17:30 - Açılış